Bir Ekmek Kaç Can Ediyor?
- Sinem Ezgi AKBULUT

- 14 Kas 2025
- 3 dakikada okunur
Türkiye’de bugün hâlâ her gün en az beş işçi, -kendi hayatlarını emekle değiş tokuş ederek- hayatını kaybediyor. Türkiye’nin bugünkü emek ortamında, ne yazık ki “çalışmak” kelimesi sadece üretim değil, bir zorunluluk ve bir risk anlamına geliyor.
Türkiye’de milyonlarca insan asgari ücretle geçinmeye çalışıyor. Ama o ücret, yaşamak için değil, ölmemek için yetiyor. İşçi, “işsiz kalırsam ne yaparım?” korkusuyla her tehlikeyi kabul ediyor.
Resmi ve sivil veriler işçi ölümlerinin boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Örneğin, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG Meclisi)’nin raporlarına göre 2025’in ilk 9 ayında 1.566 işçi hayatını kaybetmiş durumda. 2025 yılı için tüm yılın tahmini kaybının yaklaşık 2000 işçi olduğu ön görülüyor, yani yılın her günü emekle ödenmiş bir “bedel” demek.
Bu sayılar artık basit “kaza” tanımını aşar. Çünkü bu işçilerin önemli kısmı, taşeron statüsünde, güvencesiz ya da kayıt dışı çalışıyor; yoksulluk nedeniyle “ölme riski”ni göze almak zorunda bırakılıyor.

Türkiye’nin işçi ölümleri tablosu kendi başına ürkütücü. Ama daha önemli olan: bu ölümlerin yoğunlaştığı işkolları ve o işkollarının yoksullukla doğrudan bağı. Örneğin inşaat, tarım, taşımacılık…Yoksulluk sınırına yakın emekçilerin yoğunlaştığı alanlar… Ülkemizde kayıt dışı çalışmanın, taşeron sisteminin, güvencesizliğin hâkim olduğu bu alanlarda ölüm oranları sistematik olarak daha yüksek. Yoksulluk bu bağlamda sadece bir ekonomik durum değil: “güvencesiz, riskli iş” ile birleşerek yaşamı daha kırılgan hale getiriyor.
Yoksul işçi için sahada pek çok kademeli risk var: düşük ücret → uzun çalışma süresi → yorgunluk → güvenlik ihmaline maruz kalma. Çalışma süreci de mecburiyetle başlayınca, koruyucu ekipman, eğitim, dinlenme hakkı gibi faktörler de “lüks” hâline gelir. Yoksul işçi genellikle “erken dönüş”, “ilave mesai” gibi koşullara maruz kalır. Bu koşullar zaten başlı başına bir risk faktörü.
Yoksulluk bu bağlamda şöyle etki eder:
* İşçi ücret eşitsizliği nedeniyle güvencesiz bir işi kabul eder.
* Riskli işkollarında kalma zorunluluğu artar.
* Eğitim, güvenlik kültürü, ekipman gibi koruyucu unsurlara yatırım yapılamaz.
* Bu da bir kaza durumunda ölümle sonuçlanabilecek koşulları normalleştirir.
Burada “Çalışmak mı, ölmek mi?” gibi bir ikilem doğar. Yoksulluk, işçiyi tam da bu noktada “seçenek azlığı” koşuluna iter; bu da güvenlik, hazırlık ve eğitim gibi “lüks” görülen faktörlerin arka plana atılmasına neden olur. Çünkü bir bağlamda işsiz kalmak da bir ölüm biçimidir, yoksulluk yüzünden… Ne yazık ki bu ülkede çocuklarının aç karnını doyuramadığı için intihar eden baba/anne haberlerini çok okumak zorunda kaldık… Yani yoksul bir işçi için ölüm her zaman bir şantiye iskelesinde gelmiyor. Bazen o iskeleye hiç çıkamadan, işsiz kaldığı evde, borç notlarının gölgesinde geliyor…
Rakamlar soyut; ama her biri arkada bir aile, bir hayat bırakıyor. İşçinin ölümü yalnızca o işçinin değil; ailesinin, çevresinin, o şehrin bir parçasının da ölümü, birçok ocağa, ailenin yüreğine ateş düşmesi demek…

Yoksulluk sınırında yaşayan bir işçi, “Bu işi yapmazsam ne olacak?” endişesiyle riskli sahaya çıkar. Bir taşeron firması bünyesinde, sigortasız ya da eksik sigortalı… Üstelik genç, deneyimsiz olanlar da çok. Örneğin İSİG Meclisi yayınladığı Genç İşçiler içerisinde İş Cinayeti raporunda son on iki yılda 2664 genç işçinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Bu sayıların her biri, bir anlamda, “iş bulabilsem ölmezdim” cümlesinin istatistiksel karşılığı, ki bu sonucun kaç ocak, kaç yürek sızısı, kaç eksilen hayat ettiği ise ne hesaplanabilir ne de ölçülebilir bir şey değil…
Birçok genç işsiz kaldığında ailesine yük olduğunu düşünüyor; sosyal yardıma erişemiyor, borçlanıyor. Bu insanlar “zayıf” oldukları için değil, sistematik olarak köşeye sıkıştırıldıkları için bu noktaya geliyorlar.
İşsizlik → gelirsizlik
Gelirsizlik → borç, icra, sosyal utanç
Güvencesizlik → destek mekanizması yokluğu
Sonuç → görünmeyen emekçinin sessiz intiharı
Bu tabloyu işçi ölümlerinden ayrı düşünemeyiz. Şantiyede düşerek ölen işçi ile iş bulamadığı için kendini asan işçi aynı durumun farklı yüzleri aslında…
Yoksul işçi bu ülkede iki ölüm arasında sıkışıyor: biri şantiyede, diğeri işsiz kaldığında.
Birinde düşüyor, diğerinde umudunu kaybediyor ve biz, bu iki ölümü “ekonomik gereklilik” diye meşrulaştırıyoruz. Oysa hiçbir kalkınma, bir insanın hayatını geri getiremez.
Eğer bir ülkenin üretim ve inşaat düzeni; bir yanda şantiyede “iş cinayetleri”, diğer yanda işsizlik ve borç baskısıyla “intiharlar” üretmeye başlamışsa, o düzende yalnızca yapılar değil, insan hayatları da tasarlanıyor demektir. “Tehlikeli işi kabul etmek” ya da “işsiz kalıp borçta boğulmak” olduğu bir ikili kapanı kaçıncı sayfada görmezden geliyoruz? Bu ülke büyüyor deniyor; evet, binalar yükseliyor, yollar uzuyor… Ama yoksul insanların ömrü kısalıyor. Bir gün bu ülkede, işçilerin insan olma onuruna yaraşır bir şekilde çalıştığı bir düzen kurarsak, işte o gün ilk kez gerçekten “inşa” etmiş oluruz.



Yorumlar