Bir Çocuğun Sessiz Çığlığını Hiç Duydunuz Mu?
- Kübra GÖKÇEYREK

- 22 Kas 2025
- 3 dakikada okunur
Bugün bu ülkenin sokaklarında, pazarlarında, atölyelerinde, tarlalarında, inşaat diplerinde gezindiğinizde; yüzlerde kendini saklamaya çalışan ama gözlerinden taşan bir yorgunluk görürsünüz. O yüzler, oyun çağında olup da işçiliğe mahkûm edilmiş çocukların yüzleridir. O gözlerdeki karanlık ise, bir çocuğun taşıyamayacağı büyüklükteki bir dünyanın ağırlığıdır.
Çocuk işçiliği yeni bir mesele değil; fakat içinde yaşadığımız son yıllar, ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte bu sorunu daha görünür ve daha yakıcı hâle getirdi. Artan hayat pahalılığı, düşen alım gücü, işsizliğin yükselişi ve sosyal destek mekanizmalarının zayıflaması; aileleri en savunmasız olduğu noktadan vurdu. Geçinemeyen, temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hâle gelen aileler, istemeden de olsa çocuklarının erken yaşta çalışmak zorunda kalmasına göz yummak zorunda bırakıldı. Bugün Türkiye’de 0–17 yaş arasında 21 milyon 817 bin çocuk yaşıyor. Ancak bu çocukların önemli bir bölümü, çocukluğunu değil, çalışma hayatını yaşıyor. TÜİK verilerine göre 15–17 yaş grubundaki çocukların %24,9’u çalışıyor; yani her dört çocuktan biri işçi konumunda. Bu yaş grubunda resmî olarak 970 bin çocuk çalışıyor. Buna ek olarak, MESEM ve çıraklık kapsamında işyerlerine gönderilen 504 bin çocuk daha var. Böylece sadece kayıtlara geçen çocuk işçi sayısı 1 milyon 474 bine ulaşıyor. Kayıt dışı ve görünmeyen çalışan çocuklar da hesaba katıldığında uzmanlar toplam sayının 3,5 milyona kadar çıkabileceğini ifade ediyor. Bu sayı, çocuk işçiliğinin ülkenin görünmeyen ama en ağır sosyal krizlerinden biri olduğunu kanıtlıyor. Bu yüzden bugün çocuk işçiliği, yalnızca ekonomik bir sorun değil; toplumsal bir yaradır, vicdani bir sınavdır, ortak bir sorumluluktur.
Bir Ailenin Değil, Bir Ülkenin Ekonomik Gerçeğinin Yansıması Çocuk işçiliği, çoğu zaman bir ailenin çaresizliğinin dışa vurumudur. Bir çocuğun sırtına yüklenen sorumluluk aslında o ailenin değil, o ülkenin ekonomik yapısının ve sosyal politikalarının bir sonucudur. Düşünün… Bir çocuk sabah gün doğmadan kaldırılıyor. Çamurlu bir tarlaya götürülüyor. Sırtında ağır bir çuval, elinde nasırlaştırılmış bir çalışma temposu… Bir başka çocuk, karanlık bir atölyede makine gürültülerinin arasında büyüyor; tehlikeli koşullarda çalışırken henüz kendi boyuna bile tam ulaşamamış. Bir diğeri, kentin kalabalık sokaklarında mendil satıyor, su taşıyor, gün boyu insanların önünden akıp giden hayata bakarken kendi hayatının yönünü seçemeden büyüyor. UNICEF verilerine göre Türkiye’de çalışan çocukların: • %45,5’i hizmet sektöründe, • %30,8’i tarımda, • %23,7’si sanayide yer alıyor. Bu çocukların ortak noktası, yoksulluğun bedelini en ağır şekilde ödeyenler olmalarıdır. Bir aileye katkı sağlamak için değil, hayata tutunabilmek için çalışan bu çocuklar aslında görünmez bir ekonomik tablonun en ağır çarpanıdır. Çünkü her bir çocuk işçi, geleceğin kaybolan bir potansiyelidir; eğitimden uzaklaşan bir zihin, çalınmış bir gelecek, bastırılmış bir hayaldir. Eğitimin Yerini Ekonomik Zorunluluk Aldığında Eğitim, bir çocuğun hayata tutunduğu en güçlü araçtır. Fakat ekonomik krizin en görünmez yüzlerinden biri, çocukların eğitimden kopuşunu hızlandırmasıdır. Bugün çalışan çocukların önemli bir bölümü, okuldan tamamen kopmuş ya da okula devamsızlıktan uzaklaşmıştır. Öğrenmesi, gelişmesi, kendini güçlendirmesi gereken yaşta, çalışmanın en ağır yükünü sırtlanmaktadır. Okula gitmesi gerekirken çalışan çocuk, yalnızca bugünü değil, yarını da kaybeder. Eğitimden uzaklaştıkça gelecekte yoksulluktan kurtulma ihtimali azalır; böylece yoksulluk kuşaktan kuşağa aktarılan bir kader hâline gelir. En Savunmasız Oldukları Anda Yalnız Bırakılıyorlar Çocuk işçiliğiyle mücadele yalnızca ekonomik bir mesele değildir; aynı zamanda sosyal politika, çocuk hakları ve toplumsal dayanışma meselesidir. Gelişmiş hiçbir toplum, çocuklarını tehlikeli, sağlıksız ve sömürüye açık alanlarda çalışmaya mahkûm etmez.
Türkiye’de İSİG verilerine göre 2013-2025 arasında en az 800’den fazla çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti. Bu rakamlar, çocuk işçiliğinin yalnızca bir “yoksulluk meselesi” değil; ölümcül bir risk sorunu olduğunu anlatmaya yeterlidir. Bir çocuğun saatlerce güneş altında çalışması, ağır yük taşıması, tehlikeli makinelerin arasında büyümesi, sokaklarda yaşam savaşına terk edilmesi; hiçbir ekonomik gerekçeyle açıklanamaz. Her çocuğun oyun oynamaya, öğrenmeye, korunmaya, sevilmeye ve güvende hissetmeye hakkı vardır. Ve bu haklar, ekonomik kriz bahane edilerek asla elinden alınmamalıdır. Bu Sadece Çocukların Değil, Bir Toplumun Geleceğinin Kırılma Hikâyesidir Çocuk işçiliği yalnızca bugünün değil, yarının da sorunlarını derinleştirir. Çalışmak zorunda bırakılan çocuklar, düşük eğitim düzeyi nedeniyle yarın daha güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalır. Bu döngü kırılmadığında yoksulluk kalıcılaşır, toplumsal eşitsizlik artar, adalet duygusu zedelenir. Çocukların kaybettiği her gün, toplumun kaybettiği bir gelecektir. Bugün tarlada, sokakta, atölyede kaybolup giden o çocuklar; yarın bu ülkenin doktoru, öğretmeni, mühendisi, sanatçısı, bilim insanı olabilirdi. Ama sistem onlara çocukluğunu bile çok gördü. Bu Düzen Çocukların Omzunda Yükselmeyecek Çocukların ellerinde kalem olması gerekirken, iş aletleri varsa; Okul bahçesinde koşmaları gerekirken, sokakta mendil satıyorlarsa; Gülmeleri gerekirken, yorgun yüzleriyle büyüyorlarsa; Bu hepimizin ayıbıdır. Çocuk işçiliği gerçeğini değiştirmek, yalnızca bir ekonomik politika meselesi değil; insan olmanın, vicdan sahibi olmanın, toplum olmanın temel şartıdır. Çocuklar çalışmak için değil, yaşamak ve hayal kurmak için vardır. Hiçbir ekonomik düzen, hiçbir kriz, hiçbir bahane; bir çocuğun geleceğinden daha değerli olamaz.



Yorumlar