KENT YOKSULLUĞU GİRDABINDA YİTİP GİDEN ÇOCUKLUK
- Şafak GÜNDOĞDU GÜNDOĞDU

- 4 Eyl 2025
- 2 dakikada okunur
Kent yoksulluğu dendiğinde, akla yalnızca ekonomik eksiklikler, yoksunluklar geliyor çok kez...
Kültürel, duygusal ve sosyal yokluklar, yoksunluklar göz ardı ediliyor, belki de edilmek zorunda bırakılıyor.
Yoksulluk en çok da çocukların hayatını eksiltip, çocukluklarını tüketiyor.
Yoksul kentlerde sık sık karşımıza çıkan 'erken büyüyen çocuk' sorunsalı aslında bu gerçeğin tam da hayata yansımış hali değil midir?
Ekonomik kaygılarla büyüyen çocuklar; duygusal yoksunluklarını geri plana itip, bu arzuları ve isteklerini lüks hayaller olarak görüp, zamanla hakları olan çocukluk sürecini gereksiz bir olgu olarak varsayıp, bir an evvel büyüme eğilimi ile çocukluklarından vazgeçiyorlar.
ÇOCUK GELİNLER VE KURTULMAYA ADANMIŞ HAYATLAR
'Erken büyüyen çocuk' sorunsalı hayatın içinde karşımıza ya çocuk yaşta evlilik ya da çocuk işçilik olarak çıkıyor.
Örneğin Fakir Baykurt, "Kaplumbağalar" kitabında köyden kente göç eden ailelerin kız çocuklarını 'erken evliliklerin kurbanı' olarak tasvir ediyor. Henüz oyun çağında gelinlik giyen bu kızlar, özünde çocukluklarından vazgeçiyorlar.
Sevgi Soysal ise "Yenişehir’de Bir Öğle Vakti" kitabında genç kızlarımızın, aile ve toplum baskısıyla küçük yaşta evlendirildiklerinde, ilerleyen yıllarda kendi kimliklerinin arayışa çıktıklarına dikkat çekiyor.
Başka bir sorun da Romanlarda baş gösteriyor. Orada ise yalnızca kız çocukları değil cinsiyet ayrımı olmaksızın çocuklar erken yaşta evlendiriliyorlar. Çocuklar biraz büyüyüp kimlik ve kişilik arayışına çıktıkları zaman ya susup önüne sunulan hayata razı gelip boyun eğiyor ve adanmış bir hayat yaşıyorlar ya da dağılan yuvalarla yepyeni sosyo-kültürel sorunlara yelken açıyorlar.
Bu durumu Orhan Kemal 'Bereketli Topraklar Üzerinde’ kitabında çok güzel işliyor. Kitabında işçi sınıfının kadın karakterleri, erken yaşta evlilikler ve ağır sorumluluklar altında eziliyor ve bu kadınlar büyüdükçe fark ediyorlar ki, sevmek ve yuva kurmak onlar için bir seçim değil, zorunluluk olmuş. Bu kadın kahramanlar, boşanma ya da ayrılık sonrası yeniden aşık olduklarında ise aslında kaybettikleri gençliklerini telafi etmeye çalışıyorlar. Ancak bu çaba bile çoğu defa yoksulluğun ve toplumsal baskının duvarlarına çarpıyor.
DAĞILAN YUVALAR, ADANMIŞ HAYATLAR
Yukarıda değindiğim gibi çocuk yaşta evliliklerin mağdurları yalnızca kadınlar değil. Romanlarda bu durum çoğu kez erkek çocukları da derinden etkiliyor. Yanı sıra bu evliliklerden doğan çocuklar da parçalanmış ailelerin gölgesinde büyüyorlar. Bu bir zaman sonra yoksulluğun da baskısıyla kırılamaz bir döngü haline geliyor. Anne ve babanın da çocuk olduğu bir evde onlardan dünyaya gelen çocukların hayatları da yoksulluğa adanıyor ve böylece bir kuşak daha çocukluğunu yaşayamadan kaybolup gidiyor.
PEKİ NE YAPMALIYIZ, BU DÖNGÜYÜ NASIL KIRMALIYIZ?
Özellikle Romanlarla dramatize edilen bu hayatların gerçek olmaması için:
Çocuk evlilikleriyle mücadeleyi daha etkin yürütülmeliyiz.
Çocuklarının öğrenim hayatını ekonomik desteklerle güvence altına almalıyız.
Kadınların ekonomik bağımsızlığı için yeni yerel projeler geliştirmeli ve desteklemeliyiz.
Sosyal hizmetler olarak, boşanma sonrası koruyucu rol üstlenmeliyiz.
EN GÜZEL HİKAYE NE ZAMAN YAZILACAK?
Romanların ve tüm çocuk işçilerin, erken yaşta evliliğe mecbur kalan tüm evlatlarımızın bize anlattığı bu hikâyeler, kurgu değil ülkemizin acı gerçekleridir ve kentlerin arka sokaklarında her gün yeniden yazılmaktadır. Orhan Kemal’in, Fakir Baykurt’un, Sevgi Soysal’ın satırlarına da yansıyan bu karakterler, hergün sokakta görüp de kulağımızı tıkadığımız, gözümüzü yumduğumuz gerçek hayattaki binlerce kadının ve çocuğun ta kendisi ve çığlığıdır.
VE BELKİ DE KENTLERİN EN GÜZEL HİKAYESİ, HİÇBİR ÇOCUĞUN ERKEN BÜYÜMEK ZORUNDA KALMADIĞI GÜN YAZILACAKTIR.



Yorumlar